Merhaba,
Bu kitabı okumam çok uzun sürdü nedense. Başladım, araya başka kitaplar girdi. Onlar bitti, tam elimi attım kitaba bu sefer de Ot dergisi girdi araya. Nitekim 20 günden fazla elimde gezdi durdu kitap. Aslında gayet de akıcı bir kitap ama benim içine girmem biraz zor oldu.
Konusu çok güzel aslında. Bir Rum kızı Patricia ile Türk beyi Tacettin arasında yaşanılan bir aşk hikayesi etrafında dönüyor. Aşkın meyvesi "Ali" doğuyor ama ailelerin itirazı sonrasında ve de mübadele neticesinde yolları ayrılıyor aşıkların. Patricia bir daha hiç evlenmiyor ve Yunanistan'da çocuğunu büyütmeye adıyor kendini. Tacettin ise bir süre sonra evlenip yeni bir hayat kuruyor kendine, hiç bir zaman Patricia ve Ali'yi unutmadan, unutamadan.
Kitap 2 bölüm hatta 3 bölümden oluşuyor. İlk kitap Tacettin ve Patricia aşkını ve mübadeleyi, ikinci kitap Tacettin'in ikinci evliliğini ve üçüncü kitap da Ali ile buluşmalarını anlatıyor. Sonu çok güzel, mutluluk ve umut verici bitiyor.
Kitap boyunca Tacettin'e çokça kızdım kendimce, hatta bu kitabın gerçek bir hikayeden yola çıktığını düşündükçe daha da çok kızdım. Bir insan bu derece çok sevdiği bir kişiyi sırf ailesi istemiyor diye bırakır mı hatta herşeyi geçtim mübadeleden kurtarma şansı varken çocuğunun gitmesine göz yumar mı? Bunu anlayamadım, halen kızgınım:)
Neyse çok detaya girdim bu sefer, okuyun seveceksiniz eminim.
Bir sonraki kitabımız da Dan Brown'un Cehennem'i olacak. Görüşmek üzere
Sibel
Merhaba,
Yine bir Dizüstü Edebiyat kitabı ile burdayım.
Kısaca konusuna gelirsek; Hüsnü ise bir kadınla birlikte olmak için hiç bir şeyden kaçınmayan, uzun ilişki diye bir tabirin lugatında olmadığı, genel geçer ilişkiler içinde yaşayan bir adamdır.
Müjgan'a aşık olduğunu an ise değişir ve bildiğiniz aşık adam moduna hızlı bir geçiş yapar:)Müjgan'dan beklediği cevabı da bulamaz, mutlu son değil yani:)
Kitap süresince bu anlattıkları gerçek hayat mı, Hüsnü ve Müjgan gerçekten var mı yok mu, ne kadarı abartı ne kadarı doğru gibi sorular kafamda uçuştu durdu. Diğer Dizüstü edebiyat serilerinden farklı olarak, bu kitap bir blog gibi değil de daha çok bir roman gibiydi. 13. baskısı elimdeki, buna rağmen hala bir sürü basım hatası vardı. Bu durum da beni çok rahatsız etti açıkçası. Onun dışında yine eğlenceli, okunabilir bir kitaptı.
Okuma listeme geri dönüyorum, bir sonraki kitap Hasret:)
Görüşmek üzere
Sibel
Merhaba
Canan Tan'dan Hasret'e başlayacağımı söylemiştim bir önceki yayınımda. Ama durum öyle değil:) Hasret başucumda beklemede. Kuzenimden Okuyan Us yayınlarının Dizüstü Edebiyat serisinden iki kitabını ödünç aldım, o nedenle onlara öncelik verdim. İlk kitabımız da Beni Hep Sev.
Okuyanlar hatırlayacaktır, Sorun Bende Değil Sende kitabında, Bora aramış ve Pelin'le buluşmaya karar vermişlerdi. Bu kitapta buluşma gerçekleşiyor ve de Pelin Bora ilişkisi yeniden start alıyor. İlişki başlayana kadar Pelin bir de Emir'le tanışıyor ve bir yandan da onunla sevgili oluyor. Anlayacağınız Pelin bu kitapta iki sevgiliyi birden idare ediyor. Ayaklarını yerden kesen ama bir yandan da hiç güvenemediği Bora ve de mantığının doğru adam olduğunu söylediği ama bir yandan da içini pır pır ettirmeyen Emir. Pelin'in gitgelleri ve yaşadıklarını okuyoruz yani. Evet edebi bir kitap değil, belki de hiçbirşey katmıyor bize ama okuması çok keyifli. Bu dizüstü edebiyatın tamamı için bu yorumu yapabilirim hatta zaten.
Kitap içinde bazı sözler ise gerçekten hepimizin hayatında aklımızdan geçen, tecrübe ettiğimiz şeyler:
"Beynimi dinleyip mutlu olmaktansa, kalbimi dinleyip mutsuz olmayı tercih ediyorum", "Hayat böyle birşeydi işte, içinde hep bir umut saklardı ve bizler o umutların gerçekleşmeyeceğini bile bile yaşamaya devam ederdik" gibi bir sürü sizi kısa süre de olsa düşündürece cümlelerle bezeli kitap.
Bence rahat bir okuma istiyorsanız, arkadaşınızla konuşuyormuş gibi bir yazım istiyorsanız bu kitabı hiç düşünmeden okuyun, kesinlikle çok eğleneceksiniz.
Bir sonraki kitabımız da P*iç Güveysinden Hallice, görüşmek üzere
Sibel
Merhaba
Birazcık uzun sürse de sonunda Son Oyun bitti.
Ahmet Altan'ın sanırım tüm kitaplarını okudum. Son Oyun da uzun zamandır elimde bekleyenler arasındaydı, artık sırası gelmişti demek ki:)
Bir yazarın küçük bir kasabaya yerleşip, orada yaşadığı ilişkiler, entrikalar, aşklar, çekişmeler, cinayetler etrafında şekillenen bir hikayesi var kitabın. Normalde Ahmet Altan'ın bir kadın ağzından hikayelerini anlatmasına alışkınız, bu öyle değil, doğrudan yazarın ağzından anlatılıyor. Ahmet Altan'ın romanlarında alışkın olduğumuz bir diğer özellik de sevişmelerin uzun uzun tasvir edilmesidir aslında, bu kitapta ise çok yüzelsel geçiyor tüm sevişmeler, bir oldu bitti havasında. Bu da beni şaşırtan bir başka özelliğiydi kitabın.
Hoşlanmadığım noktalara gelince; kitapta
çok fazla karakter var ve bu karakterlerin yerine oturması oldukça
zaman alıyor. Kim kimdir kitabın ortasında kafanıza yerleşiyor. Tanrı ve
kutsal kitaplar üzerinden onunla sohbeti de kitabın sevmediğim kısımları
oldu. Tüm kutsal kitaplardan alıntılar yapıp, kendi yaşadığı hikayeye
parallellikleri belirtmesi, ahireti 'ikinci cilt' olarak belirtmesi,
Allah'ı bir roman yazarı olarak tanımlamasından çok hoşlanmadım itiraf
etmeliyim ki.
Okunması gereken bir kitap mı? Bence çok değil. Kötü müydü? Hayır. İyi miydi? Ona da hayır. Çok orta halliydi bence.
Bu arada ilk izleyicim Nuran, hoşgeldin:) Artık bir izleyicim var, çok mutlu oldum..
Bir sonraki kitabım Canan Tan'ın Hasret'i. Bu akşam itibarı ile başlarım sanırım. Bakalım o nasılmış.
Görüşürüz
Sibel